Karyotipik ve AZF bölge (AZFc ve AZFd) anomalisi gösteren hastalar ile açıklanamayan azospermi hastalarının TESE sonrası bulgu karşılaştırmaları
Tezin Türü: Yüksek Lisans
Tezin Yürütüldüğü Kurum: İstanbul Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, HİSTOLOJİ VE EMBRİYOLOJİ ANABİLİM DALI, Türkiye
Tezin Onay Tarihi: 2025
Tezin Dili: Türkçe
Öğrenci: HELİN DEMİR
Danışman: TÜLAY İREZ
Açık Arşiv Koleksiyonu: AVESİS Açık Erişim Koleksiyonu
Özet:Erkek infertilitesi, çocuk sahibi olamayan çiftlerin yaklaşık %50'sinden sorumludur ve bu olguların önemli bir bölümü azospermi ile ilişkilidir. Non-obstrüktif azospermi (NOA), testiküler düzeyde sperm üretim bozuklukları sonucu ortaya çıkar ve etiyolojisinde sıklıkla karyotipik anomaliler ile Y kromozomundaki AZFc/AZFd mikrodelesyonları rol oynamaktadır. Bu çalışmada, karyotipik (47,XXY) ve AZFc/AZFd mikrodelesyonları gösteren hastalar ile açıklanamayan azospermik hastaların hormon seviyelerini, TESE (Testiküler Sperm Ekstraksiyonu) uygulaması sonrasındaki sperm bulma oranlarını ve ICSI (Intrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonu) sonrası embriyo gelişimleri ile gebelik oranları retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. Bu amaçla, TESE ve ICSI uygulanan 150 hasta 3 grup halinde çalışmaya dahil edilmiştir. Her hasta için Folikül Uyarıcı Hormon (FSH), Lüteinize Edici Hormon (LH), Total Testosteron, Estradiol (E2), Prolaktin ve İnhibin-B hormon düzeyleri analiz edilmiş, TESE ile sperm elde edilip edilmediği, ICSI sonrası embriyo gelişimi (1., 3. ve 5. gün) ve embriyo transferi yapılan olgularda klinik gebelik başarı oranları değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre; inhibin B, FSH, LH ve total testosteron düzeyleri hem TESE başarısı hem de pozitif gebelik oluşumu ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkili bulunmuştur (p<0.05). AZF grubunda total testosteron ve E2 yüksek (p=0,019 ve p=0,041), prolaktin düşük bulunurken (p=0,046) Klinefelter grubunda ise inhibin B düşük (p=0,014), FSH ve LH yüksek bulunmuştur (p=0,001). Lojistik regresyon modeli, FSH ve LH düzeylerinin pozitif gebelik elde edilmesinde güçlü prediktörler olduğunu göstermiştir (p=0,008, p=0,009). Ayrıca genetik bozukluk taşıyan gruplarda, açıklanamayan azospermi grubuna kıyasla embriyo gelişim kalitesi daha istikrarlı ve öngörülebilir bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma, genetik etiyolojisi bilinen azospermik hastalarda klinik yaklaşımın daha öngörülebilir olduğunu; buna karşın açıklanamayan azospermi grubunun tedavi planlamasında hâlâ belirsizlik barındırdığını ortaya koymaktadır.