Felsefi Temeller ve Bilişsel Dilbilim Işığında Adlar/ Sözcükler ve Anlam Sınırları


Özkan S.

Dilbilim Dergisi, sa.42, ss.71-87, 2024 (Hakemli Dergi)

Özet

Sözcükler ve anlamları arasındaki ilişki, felsefe ve bilimsel disiplinlerde uzun süredir tartışılan ve farklı yaklaşımlarla ele alınan bir konu olmuştur. Bu çalışmada, anlamın oluşumunda doğanın sınırlarının etkisi ile insanın duyusal, algısal ve motor süreçlerinin rolü değerlendirilecektir. Bu değerlendirme, özellikle felsefi ve bilimsel alanda bedenin rolüne dair geliştirilen teoriler çerçevesinde yapılacaktır. Ancak çalışmanın kapsamı gereği tüm filozof ve bilim insanlarına yer verilmesi mümkün olmadığından, inceleme insanı anlam oluşturma sürecine dâhil eden ve etmeyen bazı teoriler üzerinden sınırlı tutulacaktır. Bu bağlamda, ilk olarak anlamın oluşumunda insana herhangi bir rol yüklemeyen Platon’un görüşleri ele alınacaktır. Platon’un, anlamı idealar dünyasına yerleştirerek insan bedeni ve doğal dünyaya bu süreçte hiçbir rol atfetmediği görülmektedir. Anlamı dünya düzeyine indiren ise Aristoteles olmuştur. Ancak Aristoteles’in de anlamı nesnelere içkin hale getirdiği ve anlamın oluşum sürecinde insan algısı ve deneyimine aktif bir rol vermediği anlaşılmaktadır. Anlamın belirlenmesinde bedenin rolüne işaret eden gelişmeler arasında, Wittgenstein’ın aile benzerliği teorisi, felsefe alanında kayda değer bir dönüm noktası olarak öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, sınırların belirlenmesindeki roller, bilişsel dilbilimde önemli bir yere sahip olan Bedenlenmiş Biliş teorisi çerçevesinde ele alınmıştır. Bu doğrultuda, öncelikle felsefe alanında birbiriyle etkileşim halinde olan bu yaklaşımlar kısaca incelenmiş ve modern dilbilimde anlamın konumuna dair bir değerlendirme yapılmıştır. Daha sonra, bedenin anlam oluşumundaki rolünü vurgulayan iki temel teori olan imge şemaları ve prototip üyeli kategori kuramı üzerinde durulmuştur. İnceleme sonucunda, doğanın sınırlarının kesin olarak çizilmediği durumlarda bedenin evrensel (İmer, Kocaman, & Özsoy, 2011) (Vardar, 2002) nitelikteki algı ve motor süreçlerinin anlamın sınırlarını belirlediği; buna karşılık, bedenin evrensel sınırlar çizemediği durumlarda kültürün sınırları çizmeye katkı sağladığı sonucuna ulaşmıştır.